kadirutus.sitemynet.com
ba_l_ks_z-2_kopya_1_.jpg

ANA SAYFA
Komik Yazılar
Komik Haberler
Fıkralar
Ve insan
Komik Resimler
Şiir Alemi
Konuk Defteri;
Turizm
Karikatür Dünyası
Linkler Sayfam

Turizm


turkey_1_.gif

ust-ic1_1_.jpg

mersin_1_.jpg

ESKİŞEHİR

ŞEHRİMİZİN ADI
Bugünkü Eskişehir ili, Eski ve Orta çağlarda Yunanca Dorylaion, Latince Dorylaeum ismi ile tanınan bir kentti. Arap kaynaklarında ise şehrin adı Darauliya, Adruliya ve Drusilya olarak verilmiştir. Dorylaion, antik kaynaklarda önemli yolların kavşak noktasında kaplıcaları ile ünlü, ticaret ile zenginliğe kavuşmuş bir Frigya (Phrygia) şehri olarak geçer ve şehrin kurucusu olarak Eretrialı Doryleos gösterilir.

Özellikle Bizans çağında önem kazanan kentte imparator Justinianos'un yazlık sarayının varlığından söz edilir. 19. yüzyılda birçok gezgin ve bilim adamı, bölgeye yaptıklan gezilerin ve araştırmaların sonucunda Eskişehir'in 3 km. kuzeydoğusunda, Porsuk Çayı'nın kuzeyinde yer alan bugünkü adıyla Şarhöyük ören yerinin antik Dorylaion şehri olduğunu saptamışlardır. Burası 17 m. yüksekliğinde, 450 m. çapında Orta Anadolu'nun orta büyüklükteki höyüklerinden biridir. Burada 1989 yılında itibaren Kültür Bakanlığı ve Anadolu Üniversitesi adına Prof, Dr. A. Muhibbe Darga başkanlığında bir ekip tarafından arkeolojik kazılara başlanmıştır. Halen devam etmekte olan kazılarda, höyükte şimdilik Osmanlı Döneminden ilk Tunç Çağı'na kadar geri giden sürekli bir yerleşmenin olduğu saptanmıştır.

Dorylaion - Şarhöyük, Bizans'ın Selçuklulara karşı korunmasında büyük rol oynamış ancak 1176'da Selçuklu Sultanı II. Kılıçaslan'nın Bizans İmparatoru Manuel Komnenos'u mağlup etmesinden sonra kent, Selçukluların egemenliği altına girmiştir. Bundan sonra uzun bir zaman yıkık ve terkedilmiş olan Dorylaion-Şarhöyük'ün yakınında, harabenin güneyinde yeni bir yerleşme kurulmuştur. W. M. Ramsay'in bildirdiğine göre, büyük olasılıkla Dorylaion harabelerine Eskişehir adı verilmiş ve bu ad o zamandan günümüze uzanmıştır.

yunusemre_1_.jpg

YUNUS EMRE

YUNUS EMRE

Yaşamı konusunda yeterli yoktur. Nerede, hangi yılda doğduğu kesin olarak bilinmemekle beraber, Eskişehir'e bağlı Sariköy'un, Yunus'un memleketi olduğu sanılmaktadır. Mezarı da Eskişehir'de, Sarikoy'dedir. Olum tarihi 1321'dir. Bugün bu koy Yunus adıyla anılmaktadır.

Ilk Bektasi sairimiz olup, Tapduk Emre'ye manevi alanda hizmet ederek yetişmiştir .Risaletu'n-Nushiyye isimli bir didaktik mesnevi'si vardır.Konya'ya giderek Mevlana ile tanismistir.

Yunus Emre'nin şiirinde, edebiyat tarihi bakımından, dil, düşünce, duygu ve yaratıcılık gibi dört önemli sorun sergilenir. Bu sorunlar bir görüş ve inanış bütünlüğü içinde ele alınır, insan konusunda odaklaştırılır. Şiirde işlenen konular ise insan, Tanrı, Varlık Birliği, sevgi, yaşama sevinci, barış, evren, ölüm, yetkinlik, olgunluk, alçakgönüllülük, erdem, eli açıklık gibi genellikle gerçek yaşamı ilgilendiren kavramlardır. O, bu kavramları, şiirinin bütünlüğü içinde temel öğe olarak sergilemiştir.

İnsan bir "sevgi varlığı"dır, tin ile gövde gibi iki ayrı tözden kurulmuştur. Tin tanrısaldır, ölümsüzdür, gövdede kaldığı sürece geldiği özün ve yüce kaynağa, tanrısal evrene dönme özlemi içindedir. Gövde dağılır, kendini kuran öğelere ayrılır. İçinde insanın da bulunduğu tüm varlık evreni toprak, su, ateş ve yel gibi dört ilkeden kurulmuştur. Bu dört ilke yaratılmıştır, yaratıcı da Tanrı'dır. Tanrı, bu dört ilkeyi yarattıktan sonra, ayrı ayrı oranlarda birleştirerek varlık türlerinin oluşmasını sağlamıştır. İnsan sevgi yoluyla Tanrı'ya ulaşır, çünkü insanla Tanrı arasında özdeşlik vardır. Ancak, insanın bu madde evreninde bulunması, tinin tanrısal kaynaktan uzak kalması bir ayrılıktır. Bu ayrılık insanı, yaşamı boyunca Tanrı'yı düşünme, ona özlem duyma olaylarıyla karşı karşıya getirmiştir. Gerçekte insan-Tanrı-evren üçlüsü birlik içindedir, var olan yalnız Tanrı'dır, türlülük bir "görünüş"tür. Çünkü Tanrı, kendi özü gereği, bütün varlık türlerini kapsar, her varlıkta yansır. Evreni kuran öğelerle insanın gövdesini oluşturan ilkeler özdeştir. Bu özdeşlik tanrısal tözün bütün varlık türlerinde, biçimlendirici bir öğe olarak bulunmasından dolayıdır. Tanrısal tözün nesnel varlıklarda bulunması bir "yansıma" niteliğindedir, çünkü Tanrı yarattığı nesnede yansıyınca "oluş" gerçekleşir.

Sevgi insanda birleştirici, bütünleştirici bir eğilim niteliğindedir. Yunus Emre, sevgiyi Tanrı ve onun yarattığı tüm varlıklara karşı duyulan bir yakınlık, bir eğilim diye anlar. Sevginin ereği yüce Tanrı'ya ölümsüz olana kavuşmak, onun varlığında bütünlüğe ulaşmaktır. Tanrı insanla özdeş olduğundan kendini seven Tanrı'yı, Tanrı'yı seven kendini sever. Çünkü sevgi kendini başkasında, başkasını kendinde bulmaktır. Sevginin olmadığı yerde, öfke, kırgınlık, çözülme ve birbirinden kopukluk gibi olumsuz durumlar ortaya çıkar. Sevginin değerini yalnız seven bilir, sevmek de bir bilgelik, bir olgunluk işidir. Yeterince aydınlanmamış, Tanrı ışığından yoksun kalmış bir gönülde sevginin yeri yoktur. Bütün varlık türlerini birbirine bağlayan, onları tanrısal evrene yönelten sevgidir. Sevgi bir çıkar aracı olmadığından seven karşılık beklemez. Dost kişi gerçek seven kimsedir (âşık). Dost başka bir anlamda da Tanrı'dır, kişinin gönlünde ışıyan tözdür.

Yunus Emre'de yaşamak tanrısal tözün bir yansıması olan evrende sevinç duymaktır. Çünkü, bütün varlık türlerinde Tanrı görünmektedir, bu nedenle severek, düşünerek yaşamayı bilen kimse her yerde Tanrı ile karşı karşıyadır. Yaşamak belli nesnelere bağlanmak, yalnız gelip geçici varlıkları edinmek için çırpınmak değildir. Böyle bir yaşama biçimi kişiyi tanrısal tözden uzaklaştırdığı gibi yetkinlikten, bilgelikten de yoksun kılar. Yunus Emre'nin dilinde bilge kişinin adı "eren"dir. Eren barış içinde yaşamayı, bütün insanları kardeş görmeyi, kendini sevmeyeni bile sevmeyi bilen kişidir. Onun gönlü yalnız sevgiyle, dostluk duygularıyla doludur. Evreni bir tanrısal görünüş alanı olarak bildiğinden, erenin evrene karşı da sevgisi, saygısı vardır. Erenin gözünde insan bir küçük evrendir, büyük evren ise tanrısal tözün kuşattığı sonsuz varlık alanıdır. Eren olma aşamasına ulaşmış kişide erdem, alçakgönüllülük, eli açıklık, yetkinlik, olgunluk bir bütünlük içinde bulunur.

Ölüm tinin gövdeden ayrılıp tanrısal kaynağa dönmesiyle gerçekleşir. Bu nedenle ölüm tinle gövde arasında bir ayrılıktır. Gerçekte ölüm yoktur, tinin ölümsüzlüğe ulaşması, yüce kaynağa dönüşü vardır. Çünkü, bütün varlık türleri tanrısal tözün yansıması olduğundan, salt ölüm de söz konusu değildir. Ölümün bir başka anlamı da bilgiden, erdemden, yetkinlikten, sevgiden yoksun kalmaktır.

Yunus Emre'nin şiirinde Yeni-Platonculuk'tan kaynaklanan Tasavvuf öğretisinin bütün sorunları bulunur. Bunlara yeni bir çözüm getirmez, Yeni-Platonculuk'un yöntemine dayanarak yorumlar ileri sürer. Bu nedenle onun şiiri Yeni-Platonculuk'un Türkçe açıklanışıdır.

Yunus Emre'nin edebiyat tarihi bakımından, önemli bir yanı da Anadolu'da, Türkçe şiir dilinin öncüsü olması ve tasavvuf sorunlarını yalın, kolay anlaşılır bir dille söyleyişi nedeniyledir. Şiirlerinin ölçüsü, Türkçe'nin ses yapısına uymayan "aruz" olmakla birlikte söyleyişi akıcı, sürükleyici bir nitelik taşır. Tasavvufun en güç anlaşılır kavramlarını, Türkçe'nin ses yapısına uygun biçimde dile getirir, şiirinde duygu ve düşünce birliğinden oluşan bir derinlik görülür. Yer yer yalın halk söyleyişine yaklaşan dilinde anlam-uyum bağlantısı bütüncül bir içerik taşır. Ona göre önemli olan bir sözü etkili biçimde söylemektir. Bu nedenle sözün boş bir kavram olmaması, bir varlık sorununu, bir düşünceyi dile getirmesi gerekir. İnsan ancak söz söyleme yetisiyle insandır, konuşan Tanrı durumundadır. Yunus Emre'de Türkçe, şiir dili olma yanında, düşünceyi içeren, açıklayan bir odak özelliği kazanmıştır.


Yunus Emre'nin biri şiiri, öteki düşünceleriyle olmak üzere, iki yönlü bir etkisi vardır. Gerek dili, gerek görüşleri bakımından halk şiirinin de öncüsü sayılmaktadır. Özellikle tasavvuf inançlarını benimseyen Alevi-Bektaşi geleneğini sürdüren halk ozanları üzerindeki etkisi büyük olmuştur.

nasrettinhoca_1_.jpg

NASRETTİN HOCA

Türk halk bilgesi. Halk dilinde, duygu ve inceliği içeren, gülmece türünün öncüsü olmuştur.


Eskişehir'in Sivrihisar İlçesinin Hortu yöresinde doğdu, Akşehir'de öldü. Babası Hortu köyü imamı Abdullah Efendi, annesi aynı köyden Sıdıka Hatun'dur. Önce Sivrihisar'da medrese öğrenimi gördü, babasının ölümü üzerine Hortu'ya dönerek köy imamı oldu. 1237'de Akşehir'e yerleşerek, Seyyid Mahmud Hayrani ve Seyyid Hacı İbrahim'in derslerini dinledi, İslam diniyle ilgili çalışmalarını sürdürdü. Bir söylentiye göre medresede ders okuttu, kadılık görevinde bulundu. Bu görevlerinden dolayı kendisine Nasuriddin Hâce adı verilmiş, sonradan bu ad Nasreddin Hoca biçimini almıştır. Onun yaşamıyla ilgili bilgiler, halkın kendisine olan aşırı sevgisi yüzünden, söylentilerle karışmış, yer yer olağanüstü nitelikler kazanmıştır. Bu söylentiler arasında, onun Selçuklu sultanlarıyla tanıştığı, Mevlânâ Celâleddin ile yakınlık kurduğu, kendisinden en az yetmiş yıl sonra yaşayan Timur'la konuştuğu, birkaç yerde birden göründüğü bile vardır.

Nasreddin Hoca'nın değeri, yaşadığı olaylarla değil, gerek kendisinin, gerek halkın onun ağzından söylediği gülmecelerdeki anlam, yergi ve alay öğelerinin inceliğiyle ölçülür. Onun olduğu ileri sürülen gülmecelerin incelenmesinden, bunlarda geçen sözcüklerin açıklanışından anlaşıldığına göre o, belli bir dönemin değil Anadolu halkının yaşama biçimini, güldürü öğesini, alay ve eğlenme türünü, övgü ve yergi becerisini dile getirmiştir. Onunla ilgili gülmeceleri oluşturan öğelerin odağı sevgi, yergi, övgü, alaya alma. Gülünç duruma düşürme, kendi kendiyle çelişkiye sürükleme, Şeriat'ın katılıkları karşısında çok ince ve iğneli bir söyleyişle yumuşaklığı yeğlemedir. O, bunları söylerken bilgin, bilgisiz, açıkgöz, uysal, vurdumduymaz, utangaç, atak, şaşkın, kurnaz, korkak, atılgan gibi çelişik niteliklere bürünür. Özellikle karşısındakinin durumuyla çelişki içinde bulunma, gülmecelerinin egemen öğesidir. Bu öğeler Anadolu insanının, belli olaylar karşısındaki tutumun yansıtan, düşünce ürünlerini oluşturur. Nasreddin Hoca, halkın duygularını yansıtan, bir gülmece odağı olarak ortaya çıkarılır. Söyletilen kişi, söyletenin ağzını kullanır, böylece halk Nasreddin Hoca'nın diliyle kendi sesini duyurur.


Nasreddin Hoca, bütün gülmecelerinde, soyut bir varlık olarak değil, yaşanmış, yaşanan bir olayla, bir olguyla bağlantılı bir biçimde ortaya çıkar. Olay karşısında duyulan tepkiyi ya da onayı gülmece türlerinden biriyle dile getirir. Tanık olduğu olaylar, genellikle, halk arasında geçer. Hoca soyluların, yüksek saray çevresinde bulunanların aralarına ya çok seyrek girer ya da hiç girmez. Sözgelişi onun tanıştığı söylenen Selçuklu sultanlarıyla ilgili gülmecesi yoktur. Timur'la ilgili "hamam, Timur ve peştemal" gülmecesi de, Timur'dan çok önce yaşadığı için, sonradan üretilmiştir. Halk beğenisi Hoca'yı Timur gibi çevresine korku salan bir imparatorun karşısına hamamda çıkarak, "kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit" türünden bir yergi yaratmıştır. Burada yerilen, dolaylı olarak, kendi toplumun, halkın üstünde gören saray insanlarıdır.


Nasreddin Hoca gülmecelerinde dile gelen, onun kişiliğinde, halkın duygularını yansıtan başka bir özellik de eşeğin yeridir. Hoca eşeğinden ayrı düşünülemez, onun taşıtı, bineği olan eşek gerçekte bir yergi ve alay öğesidir. Anadolu insanının yarattığı gülmece ürünlerinde atın yeri yoktur denilebilir. Eşek, acıya, sıkıntıya, dayağa, açlığa katlanışın en yaygın simgesidir. Soyluların, sarayların çevresinde üretilmiş gülmecelerde eşek bulunmaz, oysa at geniş bir yer tutar. Bu konuda, başka bir çelişki sergilenir, gülmecede güldürücü öğe ile yerici öğe yanyana getirilir. Bunun örneği de kendisinden eşeği isteyen köylüye, "eşek evde yok" deyince ahırda onun anırmasını duyan köylünün "işte eşek ahırda" diye diretmesi karşısında, Hocanın "eşeğin sözüne mi inanacaksın benimkine mi" demesidir.
Onun gülmecelerinde, kaba sofuların "ahret" le ilgili inançları da önemli bir yer tutar. "Fincancı Katırları", "Ben Sağlığımda Hep Burdan Geçerdim" başlıklı gülmeceler katı bir inanç karşısındaki duyguyu açığa vurur. Toplumda neye önem verildiğini anlatan "Ye Kürküm Ye" gülmecesi, Hoca'nın dilinde, halkın tepkisini gösterir.


Nasreddin Hoca'nın etkisi bütün toplum kesimlerine yayılmış, "İncili Çavuş", "Bekri Mustafa", "Bektaşi" gibi çok değişik yörelerin duygularını yansıtan gülmece türlerinin doğmasına olanak sağlamıştır. Bunlardan ilk ikisi saray çevresinin oldukça kaba beğenisini, üçüncüsü de gene halkın Şeriat'ın katılığına karşı duyduğu tepkiyi dile getirir.

frig1_1_.jpg

FRİG KRALLIĞI

yazilikaya_1_.gif

FRİG KRALLIĞI



M.Ö. 1200 yıllarında cereyan eden Ege Göçleri sırasında Trak kökenli Frigler dalgalar halinde, Boğazlar yoluyla Anadolu'ya girerler. Hitit imparatorluğu bu tarihlerde yıkılır. Hitit çivi yazılı belgelerinin susması ile Anadolu'da M.Ö. 1200 -800 yılları arasında yaklaşık 400 yıllık bir karanlık çağ hüküm sürer. Bu dönemin sonunda Frigler, Orta Anadolu bölgesinde başkentleri Gordion (Polatlı-Yassıhöyük) olmak üzere güçlü bir krallık olarak tarih sahnesindeki yerini alır.
Frig Devleti'nin antik kaynaklarda adı geçen ilk kralı, başkent Gordion'a adını vermiş olan Gordios'dur. Kral Gordios'dan sonra Frig tahtına oğlu Midas geçmiştir.
Friglerin tarihleri boyunca siyasi ve kültürel açıdan en güçlü ve etkili oldukları kesim, Yukarı Sakarya Vadisi'nde Eskişehir, Afyonkarahisar ve Kütahya illeri arasında kalan, klasik dönemde Küçük Frigya olarak adlandırılan bölgedir. M.Ö. 8. yüzyıl ile M.Ö. 6. yüzyılın ilk yansı içinde bölgede bir çok Frig kale tipi yerleşmeleri kurulmuştur.
Ayrıca, yüzey araştırmaları ve arkeolojik kazılarla, verimli ovalardaki höyüklerde Frig yerleşim tabakalarının varlığıda saptanmıştır. Şarhöyük'te batı yöndeki kazı alanlarında sürdürülen çalışmalarda Frig dönemi evlerine ait taş temeller, teras duvarları çok sayıda çanak çömlek ile küçük buluntu ele geçirilmiştir.
Kale yerleşmelerinin büyük bir bölümü, Eskişehir'in güneyindeki Dağlık Frigya Bölgesi olarak adlandırılan kesimde yoğunlaşmıştır. Bu alanın merkezinde Türkmen Dağı silsilesi yer alır. Doğusunu Seyitgazi (Nakoleia) ilçesi sınırlar. Güney ucu Köhnüş Vadisi'ne batısı Sabuncupınar Nahiyesi civarına, kuzeyi ise Gökçekısık Köyü ve çevresine kadar uzanır. Özellikle güney ve güney doğusunda derin vadiler bulunmaktadır.



Frigler, kalelerin yanısıra, bu topraklarda adeta tek tanrı gibi taptıkları baş tanrıçaları Ana Tanrıça/Matar için göz alabildiğince uzanan doğayı sayısız denebilecek ama hep berekete, bolluğa yönelik eylemler için -ister anıtsal, ister küçük- fasad, altar ve nişlerden oluşan gizemli kült anıtlarıyla donatmıştır. Her biri Anadolu Kültür Tarihi'nin ünik birer eseri olan bu anıtlar, Frig kültür ve sanatının, kaya mimarisinin, en çarpıcı eserlerini oluşturmaktadır. Dağlık Frigya bölgesindeki Frig kültür kalıntıları, 19. yüzyılın başlarından itibaren Avrupalı gezgin ve araştırmacıların ilgi odağı olmuştur. Belli aralıklarla günümüze kadar devam eden bu araştırmalar ve kazılar sayesinde bir çok Frig kalesi ve kaya anıtı arkeoloji literatürüne kazandırılmış, Frigler'in bu bölgedeki tarihi, arkeolojik ve kültürel kimliği her geçen gün giderek biraz daha aydınlanmıştır.Yapılan araştırmalar, bölgede Frig kale tipi yerleşmeleri ve kült anıtlarının, birbirinin adeta devamı niteliğinde olan derin vadilerin çevresinde yoğunlaştığını gösterir



Frig Vadileri'nin Coğrafî Konumları
1.Eskişehir'in güneydoğusunda, Türkmen Dağı'nın güneyindeki, Midas - Yazılıkaya Vadisi ve Kümbet Vadisi.
2.Eskişehir'in güneyinde, Eskişehir, Afyonkarahisar ve Kütahya il sınırlarının kesiştiği, Türkmen Dağı'nın güneyindeki, Köhnüş Vadisi ve Karababa Vadisi.
3.Eskişehir'in güneybatısında, Eskişehir ve Kütahya il sınırlarının birleştiği Türkmen Dağı'nın kuzeyindeki küçük vadilerden oluşmaktadır.



Ayrıca, Dağlık Frigya'mn dışında, Eskişehir'in doğusunda Sivrihisar ilçesini kuzeyden çeviren Sivrihisar Dağlan ile güneyinde Arayit Dağı eteklerindeki küçük vadilerde de son yıllarda Frig yerleşmeleri ve kaya anıtları bulunmuştur.



Frig kale tipi yerleşmeleri, vadileri sınırlayan kayalık platolar veya düz tepeler üzerinde kurulmuştur. Deniz seviyesinden ortalama 1400-1200 m. yüksekte olan yerleşmeler, hem bulundukları vadiye hem de vadiye ulaşan yollara hakim bir pozisyona sahiplerdir. Dik ve sarp kayalardan oluşan doğal bir savunma sistemi yerleşmeleri çevreler. Rampalı bir yol ya da ana kayaya oyulmuş merdivenler ile ulaşılan yerleşmelerde anıtsal ölçekli kaya sarnıçları, silolar, merdivenler ile inilen gizli geçitler, kaya fasadları, idollü-basamaklı altarlar ve nişlerden oluşan kült anıtları, mekanlar ve kaya mezarları bulunmaktadır.

Midas - Yazılıkaya Vadisi'nde
Yazılıkaya - Midas Kenti

Akpara Kale

Gökgöz Kale

Pişmiş Kale

Kocabaş Kale


Köhnüş Vadisi'nde
Köhnüş Kale
Demirli Kale
Çukurca Kale
Üçler Kaya
Kırk Merdiven Kale
Naili Kaya
Döğer Asar Kaya
Delik Taş


Kümbet Vadisi'nde
Kümbet Asar Kale

Ballık Kale

Yapıldak Asar Kaya



Türkmen Dağının kuzeyindeki küçük
vadilerde
Fındık Asar Kaya

Doğuluşah Kalesi

Frig kale tipi yerleşmelerinin en özgün örneklerini oluşturmaktadırlar.

Bu yerleşmeler içinde Yazılıkaya Midas Kenti, hem boyutları hem de sahip olduğu anıtsal kaya yapıları ile diğer yerleşmelerden ayrılmaktadır. Şehir, vadiye batıdan ve kuzeyden açılan yollara hakim pozisyonda konumlanmış, daha yüksekteki kaleler tarafından koruma altına alınmıştır. Çok sayıda ve en anıtsal dini yapılarla donatılarak ayrıcalıklı bir konuma yükseltilmiştir. Gerek kült anıtlarının sayısal yoğunluğu, gerekse en anıtsal örneklerin burada bulunması, şehrin adeta bölgenin dini metropolü olduğunu ye Frig halkı tarafından kutsal kent olarak büyük bir saygı duyulduğunu göstermektedir.

Son 10.000 yıl öncesinden itibaren özellikle, Anadolu'daki insan toplulukları ve uygarlıklarında kadın; yaratıcı ve koruyucu olarak görülmüş, "bereket sembolü" olarak betimlenmiştir.



Matar Kubileyanm (Kibele) gizemli kült anıtları
Frigler'in en yalın şekli ile Matar/Ana olarak hitap ettiği Ana tanrıça, Frig sanatında ikonografik olarak temsil edilen tek tanrıçadır. Bu durum, Frig dininde "Ana"nın tartışmasız en büyük ilahe, adeta tek tanrı olarak kutsandığını çok açık olarak gösterir. O, doğayı tüm canlılığı ve verimliliği ile simgeleyen evrensel bir niteliğe sahiptir. Frig Vadileri'nde yer alan çok sayıdaki anıtsal ya da küçük ölçekli kült anıtları da Frigler'in Ana Tanrıça'ya duydukla derin saygı ve bağımlılığın en güzel kanıtlarını oluşturmaktadır. Otantik Frig dini tapınımlarının şimdilik tek somut tanığı plan bu anıtlar, kaya fasadlan, idollü - basamaklı altarlar ve nişler olmak üzere başlıca üç gruba ayrılırlar

bitmemis_1_.gif

Matar Kubileyanm (Kibele) gizemli kült anıtları
Frigler'in en yalın şekli ile Matar/Ana olarak hitap ettiği Ana tanrıça, Frig sanatında ikonografik olarak temsil edilen tek tanrıçadır. Bu durum, Frig dininde "Ana"nın tartışmasız en büyük ilahe, adeta tek tanrı olarak kutsandığını çok açık olarak gösterir. O, doğayı tüm canlılığı ve verimliliği ile simgeleyen evrensel bir niteliğe sahiptir. Frig Vadileri'nde yer alan çok sayıdaki anıtsal ya da küçük ölçekli kült anıtları da Frigler'in Ana Tanrıça'ya duydukla derin saygı ve bağımlılığın en güzel kanıtlarını oluşturmaktadır. Otantik Frig dini tapınımlarının şimdilik tek somut tanığı plan bu anıtlar, kaya fasadlan, idollü - basamaklı altarlar ve nişler olmak üzere başlıca üç gruba ayrılırlar


Fasadlar, üçgen alınlıklı, beşikçatılı Frig megaronlarının kayaların dik yüzlerine oyulmuş ön cephesini temsil etmektedirler. Bu cephenin en önemli bölümü, içinde tanrıça heykelinin ya da kabartmasının bulunduğu kapı biçimindeki merkezî nişdir. Hemen hemen bütün anıtlarda üçgen alınlık ve cephe, geometrik ve bitkisel motiflerle bezenmiştir. Özellikle Anıtsal Fasadları, ön taraflarındaki geniş avlular, avluya açılan yan mekanlar ve galeriler ile Ana Tanrıça kültüne adanmış, büyük birer kült kompleksi olarak nitelendirmek gerekir. Bu fasad-ların en ünlüsünü Yazılıkaya - Midas Kenti 'nde, MIDAI=MlDAS adının geçtiği yazıtından dolayı "Midas AnıTI" ya da "Yazılıkaya Anıtı" olarak isimlendirilen, 17 m. yüksekliğinde ve 16.50 m. genişliğindeki anıt oluşturur.

Midas Anıtı, Frig fasadlannın en büyüğü ve görkemlisidir.Ayrıca, Midas-Yazılıkaya Vadisi'nde: Areyastis Anıtı, Bitmemiş Anıt; Kümbet Vadisi'nde: Bahşayiş Anıtı; Köhnüş Vadisi'nde: Maltaş Anıtı, Burmeç Anıtı ve Aslankaya Anıtı; Kütahya'nın Tavşanlı ilçesi yakınlarında Deliklitaş Anıtı, Frig Vadileri'nin görülmeye değer, en etkileyici ve en güzel fasadlarını oluşturmaktadırlar.

Küçük Fasadlar, Anıtsal Fasadlarla aynı mimari ve süsleme özelliklerine sahiptir. Boyutlarının daha küçük olması ve kaya yüzeyine daha sığ işlenmiş olmalarıyla Anıtsal Fasadlardan ayrılmaktadırlar.

Midas - Yazılıkaya Vadisi'nde : Midas Şehri Küçük Anıt, Midas Şehri Sümbüllü Anıt,

Kümbet Vadisi'nde : Kümbet - Berber İni Anıtı;

Köhnüş Vadisi'nde : Kumca Boğaz Kapı Kaya Anıtı, Demirli Anıtı, Büyük Kapı Kaya Anıtı, Küçük Kapı Kaya Anıtı ve Döğer Asar Kaya Anıtı;
Türkmen Dağı'nın kuzeyindeki küçük vadilerde: Kilise Mevkii Anıtı, Keskaya Anıtı, Fındık Asar Kaya Anıtı, küçük fasadların güzel örneklerini oluşturur.


İşlevini kısaca tanrıya dua edilen, kurbanlar kesilen kutsal mahaller. olarak tanımlayabileceğimiz altarlar, sayıca daha fazla ve yaygındır. Bunlar alçak kaya kütlelerinden yontulmuş üç boyutlu kült yapılandır. Önlerindeki kaya basamakları ile tanrıçayı simgeleyen yuvarlak başlı, dörtgen gövdeli gizemli idollere ulaşılır. Anıtsal örneklerinin ön taraflarında yer alan düz platformlar, açık hava kült törenlerinin gerçekleştirildiği yerlerdir. Bunlara ait en çok ve en güzel örnekler, Yazılıkaya - Midas kentinde bulunmaktadır. Ayrıca, Köhnüş Vadisi ve Sabuncupınar yakınlarında Fındık Asar Kaya yerleşmesinde de akarlara ait çok sayıda örnek vardır.
Kaya anıtlarının üçüncü grubunu oluşturan nişler, genellikle kayaların dik yüzlerinde, kolaylıkla ulaşılabilen yüksekliklerdeki oval veya dikdörtgen sığ oyuklardır. Arka duvarlarında tanrıça heykelciğinin ya da idolünün yerleştirildiği yuvalar yer alır Yazılıkaya - Midas kenti, Fındık Asar Kaya, Ovacık-İnli Deliktaş yerleşmesi ve Köhnüş Vadisi'nde bu nişlere ait güzel örnekler bulunmaktadır



Frig Devleti, en görkemli çağını yaşadığı sırada M.Ö. 7. yüzyılın başlarında (M.Ö. 696 / 695) göçebe Kimmer boylarının saldırısına uğramış ve başkent Gordion yağmalanıp, yakılıp yıkılmıştır. Kral Midas bu yenilgiye dayanamayarak yaşamına son vermiştir. Yaşanan bu olaylar karşısında Frig Krallığı'nın politik gücü sona ermiştir. Ancak, bu durum geniş anlamda ele alındığında Frig egemenliğinin sonu, Frigler'in tamamen tarih sahnesinden çekilmesi demek değildir.



Kimmerlerden kaçabilen kral ailesinin üyeleri, aynı kültür geleneklerini koruyarak Orta Anadolu'nun çeşitli yerlerinde beylikler halinde bir süre daha varlıklarını sürdürür. Kalabalık bir grup ise Yukarı Sakarya vadisinde, Eskişehir, Kütahya ve Afyonkarahisar arasında uzanan Dağlık Frigya bölgesinde yaşamlarını sürdürmeye devam etmiştir.
Frig beyleri, bu topraklarda Lidya kralı Alyattes'in MÖ.. 590 yılında Med ordularına karşı giriştiği Kızılırmak seferine değin bağımsızca, bu tarihten MÖ. 547/46 yılındaki Pers istilâsına kadar da Lidya Krallığı'na bağımlı prenslikler halinde yaşamışlardır., Lidya Krallığı'nın yıkılışından sonra (M.Ö. 546/545) Frigya, iki yüz yılı aşkın bir süre Pers İmparatorluğu'nun bir parçası olmuş Kappadokya, Paflagonya ve Hellespontos ile birlikte Büyük Frigya Satraplığına bağlanmıştır

Pers döneminde kurulmuş olan Batı Anadolu Kıyılarından başlayıp, yarımadayı batıdan doğuya baştan başa kat ederek, güneybatı İran içlerine uzanan Kral Yolu, Pers Imparatorluğu'nun bu geniş topraklar üzerinde kurduğu uzun süreli egemenliğin en önemli nedenidir. Ephesos ve Lidya başkenti Sardes'ten başlayıp, güneybatı İran'daki Susa'ya değin uzanan bu yolun bir bölümü Friya topraklarında Eskişehir'de Pessinus'dan (Ballıhisar) geçip, Sangarios (Sakarya) ırmağını aşarak doğu yönde devam eder.
Pers egemenliğini Hellenistik Çağ izler. Bu çağ, genel olarak Pers başkentlerinden Persepolis'in M.Ö. 330'da Makedonya Kralı Büyük İskender tarafından feth edilmesi ile başlamakta ve M.Ö. 30'da Romalıların Mısır'ı ele geçirmesiyle sona ermektedir. Büyük İskender M:Ö. 334 yılında ünlü doğu seferine başlar. Bu seferin amacı, Anadolu'da Kellen dili konuşan ya da Hellen kültürünün nüfuzu altında bulunan kentleri Pers egemenliğinden kurtarmak, sonra da Pers İmparatoıiuğu'nü ele geçirerek bir Hellenleşme Siyaseti izlemekti. Bu amaç doğrultusunda Büyük İskender komutasındaki ordu M.Ö. 334 ilkbaharında Anadolu'ya girerek ilk olarak Granikos (Biga çayı) savaşında Persleri yenilgiye uğratmıştır. Büyük İskender aynı yıl Batı Anadolu'daki kentleri ele geçirdikten sonra Frigya'ya girer ve kışı Gordion'da geçirir. Burada Frigya Satrabı (valisi) olarak komutanı Antigonos Mönopthalmos'u bırakarak Asya Seferi'ne devam eder.

Eskişehir'in tarihi, bundan sonra Anadolu topraklarında yaşanan siyasi kargaşa ve savaş ortamında Frigya'nın tarihi ile aynı seyri izler. Büyük İskender Makedonya'dan Hindistan'a kadar uzanan İmparatorluğu'nun sınırlarına ulaştıktan sonra MÖ. 323 yılında Babylon'da (Babil) ölür. Onun ölümünden sonra imparatorluğunun toprakları komutanları arasında paylaşıldı. Antigonos, içinde Frigya topraklarının da bulunduğu Küçük Asya'nın hakimi oldu. Ancak Antigonos'un M.Ö. 306' da kendini kral ilan ederek, İskender'in tüm topraklarına tek başına egemen olmak istemesi diğer komutanların da kral unvanını kullanmaya başlamalarına ve Antigonos'a karşı birleşmelerine neden oldu. Eskişehir ve çevresi, Frigya Bölgesi'nin bir parçası olarak M.Ö. 301 yılında önce Lyzimakhos'un, MÖ.281 yılında ise Selevkos'un eline geçti. Anadolu'da Selevkos egemenliğinin başladığı dönemde, daha küçük ulusal krallıklar kurulur. Bunlar Bergama, Bitinya, Pontos, Kappadokya ve Armenya krallıklandır.M.Ö. 278 / 277'de Orta ve Batı Avrupa kökenli Galat (Kelt) kabilelerinin de Balkanlar üzerinden Boğazlar yoluyla Anadolu'ya girmeleri ile bölgedeki siyasi yapı, çok karışık bir hal alır. Galatlar, Tolistobog, Tek-tosag ve Trokmiler'den oluşan üç büyük boya ayrılmıştır. Bunlar, beraberlerinde getirdikleri eş ve çocukları ile birlikte güvenlik içinde yaşayabilecekleri yerler arıyorlardı. Bergama Krallığı'nın da baskısı ile Orta Anadolu'da Yukarı Sakarya ve Orta Kızılırmak bölgesine yerleştiler. Galatlar, sonraları Galatya olarak adlandırılacak olan bu bölgeyi kendi Jralanndaliçe ayırdılar. Buna göre, Tolistoboglar, Sivrihisar yöresinde Pessinus (Ballıhisar) ile Gordion (Yassıhö-yük) çevresine; Tektosaglar, Ankara; Trokmiler ise daha doğuda Kızılırmak kavsi içinde yerleştiler.Dorylaion'dan Pessinus'a doğru uzanan yol üzerinde Troknada (Kaymaz), "Pessinus'un kuzeyindeki Germa (Babadad), Eudoksias (Yürme), Mousge (Günyüzü) ve Germia (Hamamkarahisar), Tolistobog boyunun denetimi altındaki diğer önemli merkezlerdi.



Pessinus Antik Kenti

Sivrihisar ilçesinin 16 km güneyinde yer alır. Antik şehrin üzerinde bugün Ballıhisar köyü kurulmuştur. Burası, antik kaynaklarda Matar Dindymene, Mâgna Mater, Agdistis Dindymene denen Frig baş tanrıçasının kutsal kenti olarak ün salmıştı ve kökü en azından Frig dönemine değin uzanmaktaydı. Gerek dini, gerek ticari yönetimi rahiplerce yerine getirilen bu kent, Galatların hakimiyet alanında Galatlardan bağımsızca hareket etme özgürlüğüne sahip, Bergama krallığı ile iyi ilişkiler içinde olan zengin bir_dini merkez konumundaydı.



Roma döneminde Eskişehir'in güneyindeki Dağlık Frigya bölgesi; Nakoleia'ya (Seyitgazi), bölgenin en önemli merkezlerinden biri olup dönemin ana ticaret yollarından biri Dorylaion'dan Nakoleia'la geçip, buradan iki değişik hat takip ederek Apameia (Dinar) ve kıyıya ulaşmıştır. Bölgede Roma dönemine ait önemli kültür kalıntıları arasında Kümbet köyünde bulunan ve Solon'un mezarı olarak adlandırılan anıtsal kaya mezarı, cephesi bezemeli kaya mezarlarından oluşan Kümbet - Köristan nekropolü, Yapıldak - Asar kaya kaya mezarları, Büyükyayla - Seyrecek nekropolü sayılabilir.






fethiye_1_.jpg